Hibrit İnsan
Yusuf Ziya Hıra

Hibrit İnsan

Bu içerik 102 kez okundu.

Yıl 1945. Türk Milletinin kobay olarak kullanılmaya başlandığı tarih. Marshall yardımları adı altında başlayan süreç hiç hız kesmeden yoluna devam ediyor. 1970 Doğumluların altında olan herkes hatırlar. Bu gün normal bir traktörün bile motorunu bozacak kalitede olan acayip isimli yağları hatırlarsınız Zavallı köylülerimiz yıl içerisinde yiyecekleri ne varsa hepsini tespit eder, halletmek üzere mağazalara gelirler ve tüm alışverişlerini Fethiye’den yaparlardı. Ürünlerini sattıktan sonra traktörleriyle bir toptancıya yanaşırlar yıl içerisinde kullanacakları ne varsa her şeyi yükler giderlerdi. Yapılan alışverişte en çok göze batan bu yağlar olurdu. Hem çok pahalı, hem de en çok kullanılan tüketim malzemesiydi. Köyde mutfağa girdiğinizde ya ocaklığın başında, ya da yerde olurdu. Yıllarca sormadan sorgulamadan herkes kullandı.

Cahillik kobay olarak kullanılmanın en önemli gerekçelerinden biridir. Sadece yağ mı? aklınıza ne gelirse. Tazecik keçi ya da inek sütü içmek varken onun yerine süt tozunu öneriyorlardı. Pis ve tarif edemediğimiz, damak tadına yabancı, bir de ayrıca leş gibi kokardı. Yıllarca çocuklarımıza içirdiler. Sağlıklımıdır zararlımıdır demediler. Ülkeyi yönetenler, sağlık kurumları, kampanyalarla bu pislikleri destekler, Milletin zehirlenmesine ön ayak olurlardı. İşin başından itibaren memleketi yönetmekle görevli olanlar, seçildikleri andan itibaren ilk yaptıkları zehir tacirleriyle masaya oturur, bunlarla anlaşma yaparlardı. En son olarak ta halkın karşısına çıkar, yağ kuyruklarını unutmayın, bunlar bu ülkenin insanlarını bir kaşık yağa muhtaç bırakırlar diyerek, kendi getirdikleri nebati yağlarla halkı zehirlemeye devam ederlerdi. Ne yazıktır ki; aynı halk bunları da sürekli görev başına getirir, kendilerini zehirlemeyenlere ülkenin yönetim yetkisini bir türlü vermezlerdi. Şimdi farklı mı? Aynı süreç aynı şekilde devam ediyor.

“Yerli malı yurdun malı” diye okullarımızın duvarlarında yazılar yazılıydı hatırlarsınız. Herkes okula gelirken kendi ürettiği ne varsa alır gelir, okul sıraları birleştirilerek hep birlikte yenirdi. Birde sonbaharda yerli malı haftası adı altında etkinlikler olur, “tadına doyamayacağımız” bütün ürünler geldiklere yere göre ballandırılarak anlatılır ve afiyetle yenilirdi. İşte biz bu ürünlerle büyüdük. Yediğimiz her şey doğaldı. Bahçemizde yetiştirdiğimiz sebzeler aylarca mutfağımızın en baş tüketim maddeleriydi.  Sıcacık yeni pişmiş darı ekmeği ile bahçeden kopardığın domates ve yeşil soğanın başına oturup kendimize ziyafet çekerdik. O zaman yediğimiz domatesle, şimdiki domates arasında dağlar kadar fark var. Beslenmemize dikkat etmiyorduk, ne bulursak yiyorduk. Yediğimiz her şey doğal olunca, dikkat etmeye gerek duymuyorduk. Şimdi öyle mi? Yenilenler arasında doğal olan var mı diye bakıyoruz.

İnsanımızı elli yıl içerisinde çökerttiler. Yediğimiz gıdalar ve geri dönüşümden elde ettiğimiz giysiler sayesinde hibrit insan olduk. Düşünemeyen, sormayan, sorgulamayan, olanı olduğu gibi kabul eden farklı bir canlıya dönüştük. İnsana benziyoruz ama insan gibi davranmıyoruz. Köleliğe hayır demiyoruz, ne verirlerse onu alıyoruz, bunu yiyeceksiniz derlerse dediklerini yiyoruz. Kendimiz olamıyoruz. Kendimiz karar veremiyoruz. 1945 kobay olarak yaşatılmaya karar verildiği andan itibaren geçen sürede yapılanlara baktığımızda adamlar projelerini başarmışlar. Bu saatten sonra bizi ancak geri dönüşüm tesisleri halleder.

Haftaya görüşmek üzere.